Bir salgın dengemizi nasıl sarstı?
2020’de ortaya çıkan yeni virüs #SARS-COV-2 ve yeni enfeksiyon hastalığı #COVID-19 tüm dünyayı paniğe sürükledi. Aslında dünyanın gördüğü ilk salgın değildi bu –muhtemelen son da olmayacak- ancak yine de etkileri ve sonuçları muazzam oldu. Bu paniğin gerekçelerini anlamak pandemiyle savaşın önemli bir parçası hiç şüphesiz.
Aslında hikayenin başlangıcı çok eski, ilkel korkularımıza dayanıyor olabilir. Klein 1993’te yayınladığı makalesinde panik atak ve ilişkili durumların hatalı bir boğulma alarmından kaynaklanıyor olabileceğini ileri sürdü (1). Literatürde tekrarlanan çalışmalarda çelişkili sonuçlar olsa da nöro-evrimsel perspektiften bakıldığında hala güncelliğini koruyan bir teori olduğunu söylemek mümkün. Bunun yanında psikanalitik perspektiften bakıldığında da Otto Fenichel’e göre boğulma aslında insan türünün arkaik korkularındandır ve anksiyete ile ilişkili tabloların temelinde yatıyor olabilir (2). Bu iki bilgiyi birlikte değerlendirdiğimizde bireysel olarak yaşanan panik durumunun tür olarak bütün insan türüne de uyarlanabileceğini düşünüyorum. Oldukça somut bir sembol olarak bütün insanlığı “boğmakla” tehdit eden bir salgın hastalık karşısında binlerce yıl geriden getirdiğimiz arkaik bir korkunun uyanmış olması oldukça olası.

Hemen hemen tarihin başından beri insanların büyük felaketlere verdiği yanıtlar arasında göç de var (3). Aslında göç etmek, mülteci olmak oldukça büyük bir trajedi; bununla birlikte doğal felaketler ya da salgınlar gibi somut tehlikeden uzaklaşabilmeyi sağlayan temel aksiyon. Pandemi boyunca insanlığın en önemli sorunlarından birinin göçememek olduğunu aşikar zira sorun global. Tehlikeye karşı amigdala ile verdiğimiz temel yanıt olan “savaş ya da kaç” yanıtını veremiyoruz; savaşmak için silahımız yok, düşman görünmez ve kaçacak yer yok; her yer tutulmuş. Yeni milenyumun ilk çeyreğinde Ortadoğu’da süren savaşları ve bunların yarattığı göç dalgasını düşündüğümüzde ironik olarak sadece birkaç ay içinde insanlığın en büyük probleminin göç hareketliliğinden göçememeye dönüştüğünü gördük.
Virüs gibi yarattığı psikolojik etkilerin yayılması da yine insanlar yüzünden gerçekleşti. Belki virüsü değil ama yarattığı paniği sosyal medya yoluyla yaymak hiç de zor olmamış görünüyor. Soğuk savaş sonrası dünyada hakim olmaya başlayan batı kültürü, özellikle Amerikan sanat endüstrisinde komplo teorilerinin önemli bir tüketim metası haline geldiğini görmek mümkün (4). Şu anda da vurucu başlıkların sosyal medyada büyük bir gizemle dolaşması bu tüketme halinin bir parçası gibi görünmekte. Söz konusu virüsler ve dünya çapında bir salgın olunca komplonun da odaklandığı temel nokta bunun insanlarca üretilmesi korkusu oldu. Her ne kadar virüsün doğal mutasyonlarla ortaya çıktığı artık bilim dünyasınca ispatlanmış ve kabul edilmiş olsa da komplo teorilerinin bilimsel gerçeklerden daha fazla sattığı bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla global paniğin altında yatan diğer neden de bu: Bir virüse karşı aşı ya da ilaç geliştirebilirsiniz ancak insanlığı ya da düşmanlarını öldürmeye karar vermiş global bir süpergüç olan herhangi bir devlete/organizasyona karşı yapabileceğiniz pek bir şey yoktur. Komplo teorileri de böylece paniği körükler.
Tüm bunlara karşı doğru iletişimin en önemli nokta olduğunu gördük. Medya ve iletişim kanallarında komplo teorileri yerine bu virüsün olasılıkla tür için tümden tehdit olmadığını, evimizin yeryüzü olduğunu ve virüsün ona iyi bakmak için sadece bir uyarıcı olduğunu vurgulamak dahi global paniği azaltarak daha doğru adımlar atabilmemizi sağlayabilirdi.
Kaynakça:
1-D F Klein, False Suffocation Alarms, Spontaneous Panics, and Related Conditions: An Integrative Hypothesis. Arch Gen Psychiatry. Epub ahead of print 1993
2- O Fenichel, The psychoanalytic theory of neurosis, Routledge Revivals, Posted: 2006
3- G Rystad, Immigration history and the future of international migration, Int Migr Rev. Epub ahead of print, Posted: 1992
4- T Melley, Empire of conspiracy: The culture of Paranoia in postwar America, Posted: 2016


Comments