Eski “Büyük Çaresizlik” ve Yeni Yüzü: Eko-Anksiyete ya da İklim Krizi
Son yıllarda gerek yaygın medyanın gerekse de akademinin gündemini epeyi meşgul eden yeni bir kaygımız var artık: Ekolojik anksiyete.
Her şey kıyamet günü saatinin (Doomsday Clock) kıyamet noktasına dakika dakika yaklaşmasıyla ancak bizim o tiktakları duymamamızla başladı. Dünya üzerinde ilginç ve beklenmedik iklim olaylarıyla karşılaşıyoruz. Bilim insanları her geçen gün tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü ve kaynakların hızlı bir şekilde tükendiğini söylüyor ve şimdi herkesin aklında Hollywood’un korkunç kıyamet filmleri var. Bir de bir soru tabii: Bu dünyaya çocuk getirilir mi?
Amerikan Psikoloji Birliği ekolojik anksiyeteyi “iklim değişikliğine dair geri dönüşsüz etkilerin görülebilir hale gelmesinde kaynaklanan felaket korkusu ve gelecek kuşakların yaşamlarına dair duyulan kaygı” olarak tanımlıyor.-GÖRMESEK SORUN YOK MU? SCHRODINGER'in KEDİSİ MİDİR İKLİM KRİZİ- Yine büyük iklim ve çevre felaketlerinden sonra gelişen travmatik etkileri de solastalji olarak isimlendirmekte.
2022’de yayınlanan çok merkezli bir araştırma farklı ülkelerde farklı yüzdelerde eko-anksiyeteye işaret ediyor (1). Katılımcılar arasında eko-anksiyeteye dair en yüksek yüzdeyi yüzde 77.6 ile İspanya verirken en düşük yüzdeyi yüzde 9.6 Rusya’da gösteriyor. Yüzde 9.6 hafife alınacak bir yüzde değil. Her 10 kişiden 1’i bu kaygının işlevselliğini azalttığını belirtiyor.
Varoluşçular için ise bu çok eski bir modelin dış kabuğunun bugün görünen yüzü. Varoluşçuların doğrudan takip ettikleri bir kişilik kuramı yok. Ancak kişinin tinsel boyutunu, kendisiyle kurduğu ilişkiyi, diğerleriyle kurduğu ilişkiyi ve ÇEVRESİYLE/FİZİKSEL DÜNYAYLA/KISITLILIKLARIYLA kurduğu ilişkiyi katmanlı bir yapı içinde değerlendirirler.

En dış kabukta Fiziksel boyut yani Umwelt bulunmakta. Bu boyut çevreyle, doğayla, fiziksel kısıtlılıklarımızla, yaşlanmak gibi değiştirilemez evrensel kurallarla kurduğumuz ilişkiyi barındıran boyut. Kendi bedenimizin getirdiği kısıtlılıkların yanında artık iklimin, çevrenin getirdiği kısıtlılıklar da gündemimizin bir parçası. Bir yandan refah ve sağlık ararken öte yandan yaz ortasında beklenmedik ağır bir yağmur refahın, sağlığın, güvenliğin geçici olduğunu kafamıza vuruyor. Bu boyutun temel çelişkisi ölümün sürekli masada durması ve bunun bizi felç edecek bir gerçek olması kadar inkarının da kalan zamanı neredeyse yaşamadan geçirmemize sebep olabilme potansiyeli. Sonuçta faniliğin ne kabul ne de inkar edilebildiği garip bir gerçek olması çok ürkütücü. Şimdi aynı korkuyu bizden ötede, kendimizi aşarak baktığımızda etrafımızdaki doğa adına da hissediyoruz.
Aslında bu yine varoluşçuların tariflediği öz-aşkınlıkla ilişkili. Kendimizden ötesini/başkasını/diğer şeyi dert edinebilmekle ilgili. Kaygının harekete geçirici tarafını, eyleme yöneltici tarafını tam da bu alanda gösterebilmek bizi kurtaracak. Şimdilik bu gerçek eko-anksiyeteyi psikiyatrik bir hastalık olarak etiketlemekten bizi uzak tutuyor. Umarım böyle de kalır.
1-Ogunbode, C. A., Doran, R., Hanss, D., Ojala, M., Salmela-Aro, K., van den Broek, K. L., ... & Karasu, M. (2022). Climate anxiety, wellbeing and pro-environmental action: Correlates of negative emotional responses to climate change in 32 countries. Journal of Environmental Psychology, 84, 101887.


Comments